Milli Prodüktivite Merkezi (MPM) 1992 yılından bu yana verimlilik haftası düzenliyor. MPM bu yıl da yönetici ve uzmanlarıyla 17-30 Nisan tarihleri arasında düzenleyeceği çeşitli toplantı, panel ve konferanslarla, verimlilik bilincinin yaygınlaştırılmasına çalışacak. (Bkz. www.mpm.gov.tr)
İlk bakışta verimlilik haftası ile Elazığ depremi arasında ne gibi bir ilişki olabilir şeklinde bir soru akla gelebilir. Ülkemizde devlete bir sistem olarak bakıp, karar, eylem ve denetim mekanizmalarını bu bakışla oluşturmak ve değerlendirmek gibi bir anlayış henüz olgunlaşmadığından, bu soruda yadırganacak bir husus yok. Ülkemizde olaylarla ilgili sebep-sonuç mekanizmalarını ya hiç göremiyoruz, ya da ortaya koyduğumuz sebep-sonuç ilişkisi, problemin özünü tanımlamaktan çok uzak oluyor. Elazığ depremin arkasında bıraktığı acı ve yıkıntı ile verimlilik arasındaki ilişkiyi ilk bakışta kuramadığımız gibi.
Deprem sonrasında siyasilerin ya da uzmanların değerlendirmeleri bana göre aşağı yukarı aynıydı. Başbakan suçu kerpiç evlere yıktı; uzmanlar biraz daha ayrıntı verip yıkımın malzemenin kerpiç olmasında değil, evin depreme uygun yapılmamasından kaynaklandığını ifade ettiler. Deprem uzmanları, 2007 yılında bizzat bölgeye giderek yaptıkları uyarıları anlattılar; yapı envanterinin çıkarılması ve evlerin güçlendirilmesi konusundaki önerilerini tekrarladılar. Sonunda konu yine döndü dolaştı İstanbul depremi senaryolarına geldi, uyarılar yapıldı, önlemler sıralandı. Ancak BBC haber sunucusunun, İngiltere’den görüp ifade ettiği gibi “…1999 depreminden hiç ders almamış” olacağız ve hiç kuşkusuz birkaç gün içinde olayı unutacağız.
Peki, depremle birlikte yaşamayı mümkün kılacak bu kadar bilgi ve teknolojiye sahipken, uzmanların uyarıları ve çözüm önerileri bu kadar açıkken neden bir şey yapamıyoruz? Cevaplardan biri de şu: Depremin sonuçlarına, yıkıma ve insanların ölmesine katlanmak, ekonomik olarak az gelişmiş bir toplumlarda ne yazık ki daha basit ve ucuz bir çözüm olarak ortaya çıkıyor. Çünkü, uzmanların önerdiği dönüşüm projelerini karşılayacak mali kaynağa sahip değilseniz, yapılan tüm teknik çözüm önerileri bir hayalden ibaret oluyor.
Gerçekten bu ekonomik koşullarda farklı bir çözüm üretmemiz mümkün değil mi? İşte bu noktada “verimlilik” kavramına dönmemiz ve kısıtlı kaynaklarla yapılabileceklerin üst limitini sorgulamamız gerekiyor. Ülkenin kaynaklarını verimli bir biçimde kullandığımızı söyleyebilir miyiz? Gereksiz harcamaların, verimsiz işletmelerin, ulaşımdaki, enerjideki kayıpların sonuçlarını ölçebildiğimizi iddia edebilir miyiz? Bu sabah arabamızla işimize doğru ilerlerken, koordinesiz yanan trafik ışıklarının sebep olduğu “dur-kalk”lara sinirlenirken, bu nedenle gereksiz harcanan benzinle, aslında Elazığ’daki tüm evleri depreme dayanıklı hale getirilebileceğini düşündük mü?
Bu “sistem” ve “verimlilik” bakışına sahip olduğumuzda, elektrik tüketiminde %5’lik tasarrufun aslında 8 derslikli 6000 köy okulu demek olduğu, ya da petrol ithalatımızda %5’lik bir tasarrufun yaklaşık 5 milyon vatandaşımızın açlık sınırından uzaklaşması demek olduğunu görmeye başlarız. Yetersiz kaynaklar için yakınmak yerine, eldeki kaynakları nasıl daha iyi kullanabileceğimize kafa yormalı, sistem bakışına ve verimliliğe önem vermeliyiz.
Mehmet Zaim
www.tekim.com.tr